MySpace Layouts

MySpace Layouts

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws
Düşmanlarım beni tüm zamanların açlarının çehresinde tek tek görmüyorlarsa çoktan ölmüşlerdir. - Blogcu



« Önceki |

24/4/2008

EYLÜLLE GELEN

Kapadı gözlerini… Bir mabed arıyordu kendine ve buldu. Usulca çekti boynunu giyotinden; son bir nefes daha, yutturulmaya çalışılan yalandan… Hayat bu!

    Tedirgindi, her yeni ziyaretçiyle gelen her avuntuda bir riya gizli, hissediyor ve biliyordu…

Allah korumuş…

Evet, korumuştu, ölebilirdi de ama yaşıyordu hala, şükürler olsun…

Akşam olup kesilince adımlar, gün batımında gölgelerden utanan bir adam geldi…

 

TIKIRTI.

 Yaraların sancısıyla kıvrandığım bir zamanda bir tıkırtı duyuldu; kapı sesi…

Annenin kapıyı açmasıyla uzun boylu, sırtında heybe, derviş kılıklı adam içeri girdi. Boylu boyunca uzandığı yatağın başköşesine oturdu…

Belki de görmek isteyeceği son kişiydi… Ne yapsın ki;

 

MİSAFİR.

Ne yapıyorsun demesine kalmadan yaralardan birinin kabuğunu hışımla kopardı… Acıyla sarsılan bedeni, yoğunluğunu gözlerine vererek kinle baktı adama… Adamın rahat tavırları kavisler çizerek ilerledi gözlerinde.

İşte o an ürpertiyle karışık bir hayranlık duygusu beliriverdi…

—Ölmemişsin…

 

EYLÜL.

Devam etti…

Baban bir eylül günü dünyaya geldi evlat… Evvelinde, bir eylül günü müjdesi gitmişti haneye…

Ninen o zaman taze gelindi, harman zamanı…

Kapı çalınıp eski elbiseleri, uzamış sakalı ve heybesiyle o’nu görünce karşısında o, şöyle dedi…

—Darılmazsan içeri gireyim… Hoşlanmasa da;

 

MİSAFİR.

Buyur etti… O, içeri geçip bir köşeye oturdu… Sizin dedi, her sene bir öküzünüz ölüyor, hayrını vermediğiniz sürece de ölmeye devam edecek…

O an büyük ninen, gelinden keçi kılından yapılmış halıyı getirmesini istedi. Halıyı ikiye böldüler, yarısını o’na verdiler…

O, ben dedi, bunun yarısını Mekke’ye, Medine’ye sererim, yarısının üzerinde de namaz kılarım… Halıyı heybeye koymak istediğinde, heybede birkaç kelek ve bir kuru ekmek gördüler.

O, ninene dönerek devam etti;

Sana dedi, kız evlat yok. Bir erkek evladın daha olacak ki o zamanlar iki büyük amcan vardı… O, öyle söyleyince homurtular yükseldi, nasıl olur dedi ninen, biz çocuk istemiyoruz! Olacak olacak diye devam etti adam, onun adını Abdulgaffar koyun. Küçüklüğünde çok edepsiz olur ama büyüdüğünde salihlerden olacak…

Umursamadılar, bu gerçekleştiğinde bile ki babanın adı Ahmet…

 

ESRARLI KİŞİ.

Ve gitti sonra… Köyde hane halkından başka onu ne gören oldu nede duyan…

 

EYLÜL.

Baban bir eylül günü doğdu evlat…

Evvelinde bir eylül günü müjdesi gelmişti haneye…

Sen, bir eylül günü ölümden döndün…

Yani ki bir eylül günü doğmuş oldun…

 

24/4/2008

 

 

 

saplantı

Saplantı, sakaların ağaç dallarında öttüğü bir gece, öncesi kınalı kuzular denmiş, binlerce kurban. Bir adam, bir kadına tutkun, hikâyesi çöle düşmüş, her kafadan ki o baş, birer ses, inadına düşmüş. Bir çocuk, uzanan kırlar boyu uçurtmasına denk düşen hayranlığı tabiata salmış. Tabiatın kırış kırış yaşlı yüzünde dolaşan bir çift küçük ayak, sekerek ilerler artık, kapalı gözler, ilerler.
Çocuklar misket oyunlarıyla büyüdüğü zamanlar, yaşlı çınar ağaçlarının altında bir meczup uyuyakalmış, öylece kalmış, kıpırtısız, nostaljik…

Masalları yalnız çocuklar sever! Büyüklerin uydurduğu masallar yerini saplantı haline bıraktığı zamanlarda…
Delileri bile çıldırtan zamanlarda. Milyonca saplantılı insan…

Sen bıyıklı, uzun saçlı adam… Olağan günlerden sıyrılmış olmakla övünebilirsin, hakkın da var, lakin şu kof cevize yaptıkların hiç hoş değil. Laneti çektin üzerine, gözün aydın, ruhun şad olsun!
Kabaran bir dalga alıp götürsün seni, saçların uça da kel kalasın, bıyıklarını karıncalar yesin, ah edipte gün yüzü görmeyesin…

Sen kel, bıyıksız, pejmürde kılıklı sefih herif… Anladın mı dünyanın kaç bucak, denizlerin kaç fersah, dağların doruklarının kaç arşın olduğunu. Kof cevizin ah ı aldı seni, kimi kargışlıyorsun şimdi söyle, kime bu bedduaların?

Gözleri kaçırmak, treni kaçırmakmış meğer anladım. Alın bunlar sakallarım, bu uzun saçım, eldivenim, berem, botum. Romantik devrimciliği bıraktım artık, toprak anadan alıyorum itibarımı.
“toprakla yüzleşmeyen devrim, korkakların oyun alanıdır”

Sıradaki konçerto çalınsın, vals başlasın, şenlikler, cadde kemerleri, uzayan kortej. Başlasın, sebepsiz yere çaldırdığımız kitapların o meşhur kahramanları, canlandığında her şey. Bir korku düşsün içimize, bir sancı başlar başlamaz, saplantı…

9/1/2008

ayin

Suskunluk böldü geceyi… Henüz geçmiştik yarılan denizi… Ardımızda boğulan sinsi kelimeleri bırakarak henüz geçtik ki…

Cumartesi…

Bir lanetli güne susuyoruz… Günlerden Cumartesi…
Ayaklarımızı sürüyerek geçtiğimiz yollar dört kola ayrıldı.”Hakikat” bağırtısı içinde dört hezeyan, yedi günah… Ve otların arasından çıkan lâl bir münadi haykırıyor:
“Ey korkmaz görünen korku, başak, acı payam yaprakları, sihre teslim olmayan gövdeler, asfalt yakmasın genzinizi.”

Görüyor…

Gözlerimiz bozuk olsa da
Görüyoruz, tuhaf
Binlerce uğultulu grev
Bayrak ve hürriyet
Giriyoruz, zifaf
Budur hayat!
Fabrikaların çanı çalıyor
Kubbede nahoş kahkaha
Kampanya başlıyor
Mahşer, Elest…
Başlıyor, tabela, afiş adıyla

Duyuyor…

Kulaklarımız sağır olsa da
Aynada yüzler silik
Milyonca karartı, banknot
Uçuşan bukleler, tek tip

Biliyor…

Gövdemiz zihin uçsa da
Ellere tutuşturulan bildiri
İlk onda ki kitap
Çile, budur hakikat…

Pazar…
Alınlarında secde izleriyle kalktılar! Anladıklarıyla yetinseler kâfi, “ r” yok sonunda kâfi… Sonra şişelere sarıldılar, battı dedim yan gitsin artık balıklar…
Yabancı isimli Üye şuanda  online konumundadır Yabancı isimli üyenin yazdığı bu Mesajı değerlendirin. <****** type=text/**********> vbrep_register("3995") Mesajı Moderatöre bildir  

9/1/2008

saplantı

Saplantı, sakaların ağaç dallarında öttüğü bir gece, öncesi kınalı kuzular denmiş, binlerce kurban. Bir adam, bir kadına tutkun, hikâyesi çöle düşmüş, her kafadan ki o baş, birer ses, inadına düşmüş. Bir çocuk, uzanan kırlar boyu uçurtmasına denk düşen hayranlığı tabiata salmış. Tabiatın kırış kırış yaşlı yüzünde dolaşan bir çift küçük ayak, sekerek ilerler artık, kapalı gözler, ilerler.
Çocuklar misket oyunlarıyla büyüdüğü zamanlar, yaşlı çınar ağaçlarının altında bir meczup uyuyakalmış, öylece kalmış, kıpırtısız, nostaljik…

Masalları yalnız çocuklar sever! Büyüklerin uydurduğu masallar yerini saplantı haline bıraktığı zamanlarda…
Delileri bile çıldırtan zamanlarda. Milyonca saplantılı insan…

Sen bıyıklı, uzun saçlı adam… Olağan günlerden sıyrılmış olmakla övünebilirsin, hakkın da var, lakin şu kof cevize yaptıkların hiç hoş değil. Laneti çektin üzerine, gözün aydın, ruhun şad olsun!
Kabaran bir dalga alıp götürsün seni, saçların uça da kel kalasın, bıyıklarını karıncalar yesin, ah edipte gün yüzü görmeyesin…

Sen kel, bıyıksız, pejmürde kılıklı sefih herif… Anladın mı dünyanın kaç bucak, denizlerin kaç fersah, dağların doruklarının kaç arşın olduğunu. Kof cevizin ah ı aldı seni, kimi kargışlıyorsun şimdi söyle, kime bu bedduaların?

Gözleri kaçırmak, treni kaçırmakmış meğer anladım. Alın bunlar sakallarım, bu uzun saçım, eldivenim, berem, botum. Romantik devrimciliği bıraktım artık, toprak anadan alıyorum itibarımı.
“toprakla yüzleşmeyen devrim, korkakların oyun alanıdır”

Sıradaki konçerto çalınsın, vals başlasın, şenlikler, cadde kemerleri, uzayan kortej. Başlasın, sebepsiz yere çaldırdığımız kitapların o meşhur kahramanları, canlandığında her şey. Bir korku düşsün içimize, bir sancı başlar başlamaz, saplantı…

13/11/2007

EYLÜLLE GELEN

Kapadı gözlerini… Bir mabed arıyordu kendine ve buldu. Usulca çekti boynunu giyotinden; son bir nefes daha, yutturulmaya çalışılan yalandan… Hayat bu!

    Tedirgindi, her yeni ziyaretçiyle gelen her avuntuda bir riya gizli, hissediyor ve biliyordu…

Allah korumuş…

Evet, korumuştu, ölebilirdi de ama yaşıyordu hala, şükürler olsun…

Akşam olup kesilince adımlar, gün batımında gölgelerden utanan bir adam geldi…

 

TIKIRTI.

 Yaraların sancısıyla kıvrandığım bir zamanda bir tıkırtı duyuldu; kapı sesi…

Annenin kapıyı açmasıyla uzun boylu, sırtında heybe, derviş kılıklı adam içeri girdi. Boylu boyunca uzandığı yatağın başköşesine oturdu…

Belki de görmek isteyeceği son kişiydi… Ne yapsın ki;

 

MİSAFİR.

Ne yapıyorsun demesine kalmadan yaralardan birinin kabuğunu hışımla kopardı… Acıyla sarsılan bedeni, yoğunluğunu gözlerine vererek kinle baktı adama… Adamın rahat tavırları kavisler çizerek ilerledi gözlerinde.

İşte o an ürpertiyle karışık bir hayranlık duygusu beliriverdi…

—Ölmemişsin…

 

EYLÜL.

Devam etti…

Baban bir eylül günü dünyaya geldi evlat… Evvelinde, bir eylül günü müjdesi gitmişti haneye…

Ninen o zaman taze gelindi, harman zamanı…

Kapı çalınıp eski elbiseleri, uzamış sakalı ve heybesiyle o’nu görünce karşısında o, şöyle dedi…

—Darılmazsan içeri gireyim… Hoşlanmasa da;

 

MİSAFİR.

Buyur etti… O, içeri geçip bir köşeye oturdu… Sizin dedi, her sene bir öküzünüz ölüyor, hayrını vermediğiniz sürece de ölmeye devam edecek…

O an büyük ninen, gelinden keçi kılından yapılmış halıyı getirmesini istedi. Halıyı ikiye böldüler, yarısını o’na verdiler…

O, ben dedi, bunun yarısını Mekke’ye, Medine’ye sererim, yarısının üzerinde de namaz kılarım… Halıyı heybeye koymak istediğinde, heybede birkaç kelek ve bir kuru ekmek gördüler.

O, ninene dönerek devam etti;

Sana dedi, kız evlat yok. Bir erkek evladın daha olacak ki o zamanlar iki büyük amcan vardı… O, öyle söyleyince homurtular yükseldi, nasıl olur dedi ninen, biz çocuk istemiyoruz! Olacak olacak diye devam etti adam, onun adını Abdulgaffar koyun. Küçüklüğünde çok edepsiz olur ama büyüdüğünde salihlerden olacak…

Umursamadılar, bu gerçekleştiğinde bile ki babanın adı Ahmet…

 

ESRARLI KİŞİ.

Ve gitti sonra… Köyde hane halkından başka onu ne gören oldu nede duyan…

 

EYLÜL.

Baban bir eylül günü doğdu evlat…

Evvelinde bir eylül günü müjdesi gelmişti haneye…

Sen, bir eylül günü ölümden döndün…

Yani ki bir eylül günü doğmuş oldun…

 

 

 

 

 

 

27/8/2007

SAYIKLAMALAR

Gecenin ilerlemiş vakti… Boğuk boğuk öksürükleri yankılanıyor tek göz odada… Her hali veda saatini haykırır gibi… Kadın, sezgileri güçlü, biliyor ki birazdan… Adam, o bilmiyor ama telaşlı, ihtimali bile aklına getirmek istemiyor.

Ve an geliyor… Zaman tersine dönüyor sanki…

Yerde cansız yatan bir kadın… Ve yanında başını elleri arasına almış hıçkırıklar içinde bir adam…

 

Ellerimi unutmak isterim…

Bir çöl gecesi yitirdiğimde seni, bir defin gecesi, toprağını hatırlamak isterim… Ayrılmak istemem senden, işte asırlar geçsede sana yazıyorum üç adımlık kuyu sayıklamaları…

 

Birinci adım…

 

Yerin bütün ayartıcılığı ve göğün yıldızları kayarken teker teker, cansız bedenin kollarımda, yanımda olan yalnız melekler…

Hangi hırçın rüzgâra dağıttın saçlarını, hani ya nice hayata bakan gözlerin?

Yeryüzüne yiğitler saçtı mı bir kez Kevser, bir kez yağmaladı mı hatıralar hariç bir kez yazılan ölüm, ellerimi unutmak isterim…

 

İkinci adım…

 

Ayak seslerimi duyan gece ve sendin, işte güçsüz kollarımda sen ve gece yağmur gibi yağıyorken, aç ve çıplak çocuklar gözleri kapalı kaldı, sözleri yalnız sen, örtüleri üstlerinden alınmışken, titrek cümleler yalnız sen…

Gecenin sessiz çığlıkları, adım adım çöl toprağı ve gözlerimi unutmak isterim…

 

Üçüncü adım…

 

Adını yalnızlık koyuyorum… Gözyaşlarıyla sulamışken toprağını ve gitmemişken kokusu henüz elimden ve yanmamışken lambalar ve insan rengi yokken şehirde… Adını yalnızlık koyuyorum.

Daha başka nelerim olsundu, yarım kalmış bir iz, iki ayaklı kabaran deniz…

Hala yarısı bende olan bir şey var, yarısı toprağın altında, sende…

Yüreğin avuturdu yüreğimi, şehir çalkalanırken…

Bazı akşamlar yüreğimi unutmak isterim…

 

Dördüncü adım…

 

 

Yolcu dergisinde yayınlanmış olan deneme yazım...

5/2/2007

SAVAŞIN EFENDİLERİ

gelin bakalım savaşın efendileri
siz büyük silahlar yapan
ölüm uçakları inşa eden
bütün bombaları yapan
duvarların arkasında saklanan
masalarının gerisinde saklananlar

maskelerinizin arkasında sizi görebildiğimi bilmenizi istiyorum.
siz yok etmek haricinde asla hiçbir şey yapmamış olanlar
siz oyuncağınızmış gibi benim dünyamla oynayanlar
elime bir silah verip sonra gözlerimden saklananlar
ve sonra dönüp en hızlı kurşunlardan koşarak kaçanlar

judas gibi yalan söyleyerek ihanet edenler
inanmamı istiyorsunuz ama bir dünya savaşı kazanılamaz.
damarımdan akan suyu gördüğüm gibi
sizin gözlerinizden görüp beyninizi okuyorum



siz diğerlerinin ateşlemesi için tetikleri çekenler
sonra koltuklarına kurulup ölüm sayısının artmasını seyredenler
genç insanların vücutlarından kan fışkırıp çamurun içine gömülürken
malikanelerinde saklananlar

siz var olabilecek en kötü korkuyu üzerimize salanlar
dünyaya bir bebek getirme korkusunu
doğmamış ve ismi konmamış bebeğimi tehdit ettiniz
damarlarınızda akan kanı hak etmiyorsunuz.

böyle haybeden konuşabilecek ne biliyorum ki
genç olduğumu daha bir şey bilmediğimi söyleyebilirsiniz
ama bildiğim tek bir şey var sizden genç olmama rağmen
isa bile yaptığınızı asla bağışlamayacak.

durun size bir soru sorayım; paranız bu kadar iyi mi?
size bağışlanmayı satın alabilecek mi? alabileceğini mi düşünüyorsunuz?
cenazenizin ölüm çanları çalarken anlayacaksınız
kazandığınız onca para ile ruhunuzu asla geri satın alamayacaksınız.

ve umarım ölürsünüz ve ölümünüz yakın olur
soluk bir öğle sonrasında tabutunuzu seyredeceğim
ve mezarınıza indirilirken sizi izleyeceğim
ve öldüğünüzden emin olana kadar mezarınızın üzerinde duracağım.

BOB DYLAN

5/2/2007

DUA

Hz. PEYGAMBER'İN TAİF SEFERİ DÖNÜŞÜ YAPTIĞI DUÂ


İlahi, kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğünü, ancak sana arz eder, sana şikayet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! herkesin zayıf görüp de dalına bindiği çaresizlerin Rabbi sensin.

İlahi! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatının dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

İlahi! Sen razı olasıya dek affını diliyorum. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir.

 

                ALİ ŞERİATİ'DEN


Allah’ım akîdemi sorunlarımın elinden kurtar ve koru.

Rabbim! bana sorumluluktan kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver.

Ya Rabbi! beni sürekli bilgili ve uyanık ve bilgili kıl ki; bir kimseyi yada bir düşünceyi olumlu-olumsuz iyice tanımadan önce bir yargıya varmayayım.

Allah’ım! egoizm, çekememezlik ve kıskançlıkla karışmış, cehalet ve başıboşluğumu, düşmana savaş, dosta saldırı aracı yapma.

Rabbim! benliğimin şöhreti, olmam istenen benliğin kurbanı durumunu bana verme.

İlahi! beni garaz, kin, kıskançlık nedeniyle zulmün oyuncağı yapma.

Ya Rabbi!! egoistliği benden uzaklaştır. Egoizmi kaldır ki başkalarının egoistliğini görüp eziyet çekmeyeyim.

Allah’ım bana mutlak itaati bağışla ki, dünyada mutlak isyan içinde olayım.

Rabbim bana kavgacı ve inatçı bir takvayı öğret ki sorumluluğumun çokluğu arasında kaybolmayayım.

Beni perhizkar, münzevi takvadan koru ki tenhalık ve uzlet köşelerinde gizlenmeyeyim.

Allah’ım beni insanlığın dört büyük zindanı olan tabiat, tarih, toplum, ve benlikten kurtar.

Rabbim kutsal şüphe ateşini bende alevlendir ki bana kabul ettirdikleri inançlarının tüm etkilerini yakabilsin işte o zaman bu külleşmiş halkın arasında her türlü tozdan arınmış inancın sabahımsı dudaklarında sevgi gülücükleri belirebilir.

Ya Rabbi! halkıma sabır tahammül ve kanaati geri ver ve beni ucuzculardan kılma.

İlahi toplumumu kitap, adalet ve demir-silah ve teknikten oluşan, üç sağlam ve sağlıklı temel üzerinde kurmam, gönlümü hakikat güzellik ve hayırdan ibaret üç kaynaktan doyurabilmem için bana yardım et.

İlahi toplumuma sana doğru gelen yolun salt yeryüzünden geçtiğini öğretirken bana da bu toprak parçasında sana ulaştıran en iyi yolu göster.

İlahi insanlara Adem'in topraktan yaratıldığını hatırlat ve deki: Her maddi belirti ancak Allah ile anlam kazanır ve her gaybi belirti de Ahiret ile.

Ve eğer din ölümden önce kullanılmazsa bir işe yaramayacaktır. Ölümden sonra ise hiçbir işe yaramayacak ve kullanılmayacaktır.


Ya Rabbi! bana sorumluluktan kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver.



Duâ 2

Ey yaratıcı Rabbim!

Sen insanoğluna keremi bağışlamışsın, sen kendi özel emanetini insanoğlunun omuzlarına yüklemişsin.

Sen bütün Peygamberlerini, kitabı öğretmek ve adaleti gerçekleştirmek için göndermişsin.

Sen kendine Peygamberlerine ve iman eden insanlara izzeti bağışlamışsın.

Sana ve Peygamberlerinin getirdiği mesaja inanıyoruz.

Senden bilgi, uygarlık, adalet ve şeref istiyoruz.

Bize bunları bağışla!

Çünkü çok muhtacız ve her zamandan daha dertliyiz ve alçaklık, esaret ve cehaletin kurbanı olmuşuz...



Ey Mustazafların Rabbi!

Sen yeryüzünün zavallılarını, mahkum ve zayıf yığınlarını ve hayattan yoksun bırakılanları, (ki onlar köle arayan azgınların, çağın karanlık zulmünün, kin ve nefret cehenneminin tarihteki kurbanlarıdır, ve her zamankinden daha çok zulme ve baskıya maruz kalmışlardır) insanların önderliğine eriştireceğini ve onları dünyaya varis kılacağını irade etmişsin.

İşte şimdi zamanı gelmiştir.

Yeryüzü mustazafları senin vaadini gözlemekte ve beklemektedir.

Ey gaybın bilicisi olan Allah'ım

Şu çağımızda sana gerçekten tapanlar yalnızca yeryüzü muıstazaflarıdır.

Ey yüce rabbim sen tüm meleklerini Âdeme secde ettirensin.

Şimdi insanoğlunun idarecilerin ayağına kapanarak secde toprağına yüz sürdüğünü görmüyor musun?

Onları bu çağın putlarına -ki hepsini kendimiz yapmışız- tapıcılıktan, onlara kulluktan, kendi özgür kulluk ortamına çek ve kendilerine özgürlük bağışla.

Ey güçlü Rabbim! senin ayetlerine küfredenler senin peygamberlerini yalanlayıp haksız yere öldürenler, ve adalet eşitlik istemek için ayaklanan kullarını öldürenler hala yeryüzünde egemendirler.

Müjdelediğin azabı onlara ulaştır.


Ey kadir olan Allah'ım!

Ailemize sorumluluk,

halkımıza bilim,

müminlerimize aydınlık,

aydınlarımıza iman,

tutucularımıza kavrayış,

kavramışlarımıza tutuculuk ,

kadınlarımıza bilinç,

erkeklerimize şeref,

ihtiyarlarımıza bilgi,

gençlerimize soyluluk,

öğretmen ve üstatlarımıza öğrencilerimize inanç,

uyuyanlarımıza uyanıklık ,

uyanıklarımıza irade,

tebliğlerimize gerçek,

dindarlarımıza din,

yazarlarımıza güvenirlik,

sanatkarlarımıza dert,

şairlerimize şuur,

araştırmacılarımıza hedef,

ümitsizlerimize ümit,

zayıflarımıza güç,

muhafazakarlarımıza hareket,

ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik,

körlerimize görme,

suskunlarımıza feryat,

Müslümanlarımıza Kur'an ve Sünnet,

tüm mezheplerimize birlik,

kıskançlarımıza şifa,

egoistlerimize sabır,

halkımıza kendini bilme,

tüm uluslardan kurulu milletimize samimiyet,

himmet,

fedakarlık yeteneği,

kurtuluşa layık oluş

ve

izzet bağışla.

 

İLK CÜMLELER İSLAM PEYGAMBERİ  DİĞER CÜMLELER ÇÖLÜN ÇOCUĞU ŞERİATİ YE AİT


5/2/2007

YALNIZLIK SÖZLERİ'NDEN

O 'en büyük leke'ye takılıp kalmadım, dünyaya
bulaşmadım. Öğretmenliği ve sessizliği seçtim, hale
bakıp sözlere aldırmadım diye, ALLAH'a hamdediyorum;
içim içime sığmıyor. Onlar altın topladılar, ben
hazine buldum. Onlar saraylar inşa edip bir kaç koltuk
elde ettiler, ben tapınak inşa ettim ve iyilik
tanrısının sonsuz iklimlerinde, saltanat tahtına
kuruldum. Onlar bağ bahçe aldılar, ben ise mucizelerin
yeşil ülkesine sahibim. Onlar masa başlarında
gururlandılar, ben aşk tapınağının minaresinde,
gururumu ayaklar altına aldım. Onlar Kayser'in
köleleri oldular, ben ise 'Hekim'in sahabesi oldum.
Onlar yoldan saptılar, el ve avuçlarını doldurdular,
ben ise kaldım ve elim avucum boş bir halde, inzivayı
tercih ettim.
Onlar adlarını ekmeğe sattılar, ben adımı suya verdim.
Hızır'dan daha çabuk, İskender'den daha önce hedefe
ulaştım. Onlar lezzet ve zevk aldılar, ben ise gam ve
keder.. Onlar
altın ve gümüş sergilediler, ben Mevlana gibi, Şems'te
açtım ve Şems'te yandım. Gönül sofrasını açtım, dert
sergisini yaydım. Kandan şarap içtim. Onlar para
babası oldular, ben dert babası. Onlar yaşamaya
bağlandılar, ben yaşama. Onlar bakanlık elde ettiler,
ben saltanat. Onları yalanla övüyorlarsa, birileri
beni gerçek manada kutsuyoorlar. Onları, içlerinden
düşman, beni ise kalben dost biliyorlar. Onlara
işlerini rapor ederlerken, bana hallerini rapor
ediyorlar. Onlar özgürlüğe ihanet ettiler, ben
özgürlüğe vefalı kaldım. Onlar gece alemlerinde kötü
kadınlarla dans ederken, ben tertemiz uzletimde,
sufilerin temiz güllerini kokluyorum. Onlar
elbiselerine sığmayacak kadar şişmanlarken, ben içim
içime sığmayacak kadar aşık oldum. Onların memurları,
benim dertlilerim var. Onlar hasta ve zayıf
develerini, zorla, saray kapılarında kurban ederken,
ben İsmail'imi, şevkle Ka'be yolunda boğazladım.
Onların içen ve gülenleri varsa, benim de yanan ve
ağlayanlarım var. Onlar, kalabalıkta birbirlerine
yabancıyken, biz yalnızlıkta birbirimizi tanıyoruz.
Onların altını varsa, benim de aşkım var. Onların evi
varsa, benim de mihrabım var.
Onlar yükselirken, ben Mi'rac'a çıkıyorum. Onlar
yeryüzünde sürünürken, ben göklerde uçuyorum. Onlar
biterken, ben daha yeni başladım. Onlar yaşlanırken,
ben gençleşiyorum. Onlar vekil oldular, ben ise
ma'bud. Onlar reis olmuşlarsa, ben de rehber oldum.
Onların kapıkulları ve fedakar uşakları varsa, benim
de soylu bir önderim var. Onlar Nuşirevan'ın adalet
zincirini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır
kıldılar, ben ise sarayları terkettim. Buda oldum,
zincirleri kırdım, özgür oldum. Sanatçı oldum,
üretici- oldum; nübüvvet ve risalet buldum,
ebedileştim. Alem gazetesinde bekamı sağladım. Onlara,
bir grup insan dalkavukluk ediyorsa, bu onları mesleği
olduğu içindir. Bunların yerine başkaları geçse, onlar
da dalkavukluk eder, yağcılık yapar; ama içlerinden
nefret duyarlar. Beni ise, dünyaya asla teveccüh
etmeyen bir kalp över. O, dünyayı bir çöplük olarak
görür. Bu kalpte güzellikten, imandan ve sevgiden
başka bir şey yoktur. Dünyadan hiç bir beklentisi
yoktur. 'Ben nerede onlar nerede, zarar ettim' diye
yakınır.

ALİ ŞERİATİ